Konfor alanı, kişinin kendini en rahat ve güvende hissettiği görünmez bir bölgedir. Rutin olarak yaptıklarımız, alışkanlıklarımız konfor alanımızın içindedir. Örneğin; sürekli aynı yemekleri sipariş etmek, aynı gazeteyi okumak, hep aynı yerde tatil yapmak, hep aynı yoldan gitmek konfor alanımızı tanımlar. Ancak konfor alanı -kulağa çok sakin ve huzurlu bir tanım gibi gelse de- aslında mevcut durum ile idare etmek, risk almaktan kaçınmak ve en kötüsü de aslında yeniliklere açık olunmayan tehlikeli bir bölgedir.
İnsanın ilkel zihniyeti yalnızca kişinin temel ihtiyaçlarını göz önünde bulundurur ve bununla yetinmek ister. Fazlası konfor alanından çıkmak anlamına gelir ve bu noktada kişide atalet duygusu ağır basar. Çoğu insan hafta başında diyete ve spora başlama kararı alır, ancak mevcut alanınızdan çıkıp yeni şeyler deneyimleyeceğiniz için stresli hisseder ve konfor alanınız buna engel olduğu için böyle kararlardan çabuk vazgeçersiniz.
Konfor alanı, insanın kendi yarattığı bir tuzaktır aslında. Her gün işe gidip mesai süresince görevlerimizi yerine getirerek aslında her şeyin yolunda gittiğini düşünürüz. Çünkü yıllardır orada çalışıyor ve işimize de çok hakim olduğumuzu düşünüyoruzdur. Aslında bu düşülecek en büyük yanılgılardan biridir. “Her şeye aşinayım, her şeyin akışındayım” mantığıyla ilerlemek kişinin sürekli kendini tekrar etmesinden başka hiçbir şeye yaramayacak, aksine onu olduğu yerde geriletecektir.
UNESCO yaşlılık tanımı şöyledir; “Bir insan konfor alanı dışına çıkamıyorsa yaşlıdır. Kişi yeni şeyler öğrenmiyorsa, artık şaşırmıyorsa, çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsa, merak etmiyorsa, keşfetmiyorsa yaşlıdır. Gelişim için cesaret ve konfor alanını terk etmek gereklidir.”
Nissan Motor’dan Norio Kugure, müdürünün ona söylediklerini şöyle aktarıyor. “İşini altı ay boyunca hiçbir değişiklik yapmadan aynen devam ettirecek olursan, hiçbir gelişme ve iyileşme sağlayamazsın.”
Peki, bizler konfor alanımızdan çıkmak için neler yapabiliriz?
Değişim ve dönüşümü yakalamak için konfor alanımızın verdiği esaretten kurtulmaya cesaret etmeniz gerekiyor. Öncelikle konfor alanınızı belirlemeli ve bundan kurtulmak için kendinize hedefler koymalısınız; sahip olduğumuz alışkanlıkları değiştirmeli ve risk almaktan korkmamalısınız.
Gelişen dünyada her şey çok hızlı ilerliyor. Hangi alanda kariyerimizi sürdürürsek sürdürelim her gün bilgi ve becerilerimizin üzerine bir yenisini eklemezsek maalesef fark edilemeyen, kimse tarafından tercih edilmeyen kişiler olarak kariyerimize devam etmekten öteye geçemez ve ilerleyemeyiz.
Yapılan araştırmalar stresin ve risk almanın kişinin performansını yükselttiğini ve yaratıcılığını arttırdığını gösteriyor. Bunu destekleyen bir örnek olarak, başarılı insanlara baktığımızda konfor alanlarına sıkışıp kalmadıklarını ve sürekli bir değişim halinde olduklarını gözlemleyebiliriz. Başarılı insanlar, sahip oldukları şeylerin rehavetine kapılmaz ve konfor alanlarının onları engellemesine izin vermezler. Her zaman erken kalkmaya, üretmeye, çalışmaya odaklı insanlar olurlar ve bu sayede aktif bir şekilde kariyerlerine devam ederler.
Kurumsal hayatta faydasını çok gördüğümüz SWOT analizini (güçlü yönler, zayıf yönler, fırsatlar ve tehditler) kişisel olarak kendinize uygulayabilir ve konfor alanınızdan nasıl çıkacağınız ile ilgili bir harita çıkartabilirsiniz. Bunun için yapmanız gereken konfor alanınız dışında yapmak istediğiniz değişim için kendinize bir hedef koymaktır. Bu hedef yapmak istediğiniz değişimi gerçekleştireceğiniz süre ve/veya değişimde ulaşmak istediğiniz bir seviye olabilir. Sonrasında bu hedefe ulaşmak için sahip olduğunuz güçlü yanlarınızı ve zayıflıklarınızı listeyebilrisiniz. Hedefinize ulaşmanızda sizin dışınızda gelişebilecek engelleri yani tehditleri ve yararlanabileceğiniz fırsatları da listelediğinizde geriye kalan bunlardan yararlanarak kendinze bir yol haritası oluşturmaktır. Bu yol haritanızda zayıflıklarınızı giderecek uygulamalar, tehditlere karşı alacağınız önlemler ve fırsatlar karşınıza çıktığında yararlanmak için izleyeceğiniz yollar olmalıdır. Güçlü yanlarınızın bilinciyle oluşan özgüvenle yol haritanızdaki uygulamaları gerçekleştirdiğinizde yapmak istediğiniz değişimi konfor alanınızdan çıkarak kolaylıkla başabilirsiniz.
Kişi mevcut durumunun dışına çıkacağı bir alan söz konusu olunca stresli, kaygılı ve endişeli hisseder. Aslında bu kısım “öğrenme alanı” dediğimiz kısımdır ve yeni bilgiler edineceğimiz, beceriler kazanabileceğimiz bir bölgedir ve gelişim burada başlar.
Konfor bölgenizin dışına çıkmak, ilk başta rahatsız hissettirse bile bunu gelişiminiz için mutlaka yapmanız gerekir. Sizi zorlayacak mekanizmaları küçük de olsa devreye soktuğunuzda, hiçbir şeyin başlangıçta korktuğunuz kadar kötü olmadığını keşfedebilirsiniz.
İnsanın gelişimi yaşamının sonuna kadar devam eder. Bu yüzden kendinize yatırım yapmalısınız. Tekdüze bir yaşamdan kaçınmak ve bilmediğiniz alanları keşfederek kendinizi sürekli geliştirmelisiniz.
Bunun için bazı alışkanlıklarınızı değişik şekilde yaparak başlayabilirsiniz. Göreceksiniz ki, farklılıklar hoşunuza gidecek. Siz yıllardır kendi içinizde düzeninizi koruyor olduğunuzu düşünebilirsiniz, ancak yıllar içinde siz de değişmiş ve aslında hoşunuza gidecek şeyleri deneyimlemediğiniz için hala onlardan hoşlandığınızı sanıyor olabilirsiniz.
Diğer yandan gündemi ve teknolojiyi yakından takip etmeli, okumayı alışkanlık haline getirmelisiniz. Sadece iş hayatında değil, normal hayatta da sizi geliştirecek alanları merak edip araştırmaya çalışmalısınız. Yeni bilgiler beynimizin aktif çalışmasına yardımcı olurken ufkumuzu da geliştirir.
Bazı insanlar konfor alanının içinde o kadar sıkışmıştır ki, teknoloji çağında olmamıza rağmen ihtiyaç duyduğu bilgiyi internette bir arama motoruna yazıp bulmaktan bile imtina edip, ihtiyacı olan bilgi eline hiç uğraşmadan ulaşsın ister ve hemen yakınındaki birine sorar veya yaptırmak ister. Örneğin, iş hayatında çoğu kişi buna çok meyillidir; bir konuda yardıma ihtiyaç duyduğunda kolay yoldan işini halletmek için bu yönteme başvururlar. Konfor alanınızı terketmek için, böyle bir durumla karşılaştığınızda kendinize “bunu ben yapabilir miyim?” diye sormalı ve birinden yardım almadan buna ulaşmayı denemelisiniz. Öğrenme alanına geçtiğinizde bunu kendi başınıza çözüyor olmanız sizin performansınızı da arttıracaktır.
Konfor alanından çıkmak için izleyeceğiniz diğer yol şöyledir; idol olarak gördüğünüz kişileri ya da rakiplerinizi takip edip onların başarılarını gözlemleyerek kendi performansınızı nasıl ve ne şekilde arttırmanız gerektiğini analiz ederek harekete geçebilirsiniz.
İşimizde ve kariyerimizde öğrendikçe, davranışlarımızı uyarlamamız gereken durumlarla sürekli olarak karşı karşıya kalırız ve ancak bu şekilde konfor alanımızdan uzaklaşabiliriz.
İnsanları hayallerini takip etmekten ve yeniliklerden alıkoyan en büyük bariyer konfor alanıdır. Başarısızlık veya “hata yaparım” korkusu konfor alanınızdan çıkmaya cesaret edemediğiniz sürece sizi sürekli tedirgin etmeye devam edecektir. Öğrenme alanına ufak dahi olsa bir adım attığınızda çemberin diğer tarafına geçecek ve konfor alanının insanı nelerden alıkoyabileceğini kendi gözlerinizle göreceksiniz.
Hayalleriniz ve başarabilecekleriniz mi, yoksa konfor alanı ve monoton alışkanlıklarınız mı? Yeni yılda kendiniz için bir şey yapın ve zaman kaybetmeden küçük bir adım atarak konfor alanınızdan hemen çıkın.

Kaizen Nedir?

Kaizen, kalite yönetimi çalışmaları ile bilinen Japon bir organizasyon teorisyeni ve yönetim danışmanı olan Masaaki Imai tarafından kullanılmaya başlanan bir toplam kalite yönetimi ilkesidir. Japonların yönetim anlayışında en önemli kavramlardan biridir. Özünde sürekli iyileştirmeyi ele alan Kaizen, kurumsal süreçlerin gelişimini kolaylaştırmayı amaçlar ve aynı zamanda Japonya’nın bugünkü başarısının da anahtarı olarak kabul edilir.
Japonca’da “Kai: Değişim” ve “Zen: İyi” sözcüklerinin birleşmesi ile oluşan Kaizen, “sürekli iyileştirme” anlamına gelmektedir. Taocu ve Budist geleneğinden esinlenen Kazien, “tüm toplum için gelişme ve herkes için iyileşme sağlama” anlamlarını taşır ve her günün bir öncekinden daha iyi olması düşüncesine dayanır. Japonlar Kaizen’i hayatlarının her noktasında uygularlar. Ünlü Sumo Güreşi sporu bile bu prensipten etkilenmiştir. Kaizen, Organizasyondaki tüm çalışanları kapsayan, iyileştirmelerin sağlanması için gereken aksiyonların düşük maliyetle gerçekleştirildigi sürekli iyileştirme sürecidir.
Kaizen ve Yenilik Arasındaki Fark Nedir?
Japonlar genelde ilerleme konusunda kademeli yaklaşımı, Batılılar ise büyük bir adımla ilerlemeyi tercih eder. Büyük adımlarla ilerleme yaklaşımı burada yenilik anlamına gelirken, Kaizen yaklaşımı ise, etkisini yavaş yavaş gösteren ve süreçler halinde ilerleyen bir uygulamadır. Kaizen ve yenilik arasındaki fark bir yere merdiven veya yokuş üzerinden gitme benzetmesiyle örneklendirlebilir.
Yenilik sonucu oluşturulan bir sistem kesintisiz bir çaba ile desteklenmezse sürekli olarak gerileyecektir. Ünlü Parkinson Kanunları’ndan biri şöyledir; “Bir organizasyon, yapısını bir kez oluşturduktan sonra gerilemeye başlar.” Yani mevcut durumun korunması için sürekli bir iyileştirme çabası gerekir.
Yenilik, tek bir eylem olup performans ve standartların kabul görülür olduğu sürece daha iyiye gitme çabalarının azaldığı bir durumken, Kaizen stratejistleri, standartların geçici olduğuna inanır. Sürekli iyileştirme çabalarını sürdürür ve bu standartları da bir atlama taşları gibi görürler ve bir problemi çözmeden diğerine geçmezler. Bu yönteme “Planla – Uygula – Kontrol Et – Önlem Al” (PUKÖ) yöntemi denir.

PUKÖ Nedir?
Dr. W. E. Deming tarafından ortaya atılan kalite yönetimi yaklaşımıdır. İyileştirme faliyetlerini gerçekleştirmek, sonuçlarını kontrol etmek ve sağlanan ilerlemenin kalıcı olması için yürütülen faaliyetlerdir. Adım adım plan yaparak karmaşık sistemleri kısa sürede sonuca ulaştırmak için kullanılan faydalı bir yöntemdir.
Planla: Planlanan işin 5N1K ile planlandığı aşamadır; kimler tarafından, neden, nasıl, nerede, ne zaman, ne kadar sürede yapılacağı kararlaştırılır.
Uygula: Planlanan işin, belirlenen kişi, belirlenen yöntem ve zamanlarda aksiyon alındığı adımdır.
Kontrol Et: Planlanan hedeflere ne kadar ulaşıldığı belirlenir. Eğer hedeflere ulaşıldıysa yapılan uygulama faaliyetleri kontrol edilerek standartlaştırılır.
Önlem Al: Planlanan faaliyetler ile yapılan uygulamalar arasında ortaya çıkan farklılıkların nedenleri araştırılır ve bunların ortadan kaldırılmasına yönelik faaliyetler başlatılır.

Görüldüğü gibi Kaizen felsefesinin kaynağı sürekli iyileştirmedir ve sonuçtan cok süreç ile ilgilenir.
Kaizen, Batılı inancın aksine özünde insana yatırımı benimsediği için, kişilerin sürece yönelik çabalarını destekleyen de bir yönetim sistemidir. Bu süreç, düşünce ve davranış olarak çalışan herkesin, her durumu tartışmaya açması ve sonra bunu iyileştirmenin yollarını aramasıdır. Hem yönetim hem de çalışanlar her gün iyileştirecek bir şey bulmalıdır. İyileştirme olanaklarının araştırılması herkesin, özellikle de o işte çalışanların görevidir.
Nissan Motor’dan Norio Kugure, yeni müdürünün ona söylediklerini şöyle aktarıyor. “İşini altı ay boyunca hiçbir değişiklik yapmadan aynen devam ettirecek olursan, hiçbir gelişme ve iyileşme sağlayamazsın.” Bu da bize Kaizen’in sadece çalışma hayatı için değil, genel olarak da hayatımıza uygulamamız gereken bir felsefe olduğunu gösteriyor.
Nissan Motor’dan Eiichii Yoshida, Kaizen iyileştirme programlarında çalışanların sunduğu iyileştirmelerin çoğunluğunun kendilerinin yerine getirebileceği değişiklikler olduğunu gözlemlemiştir. Yoshida, yöneticilerin çalışanlarını cesaretlendirerek onlardan öneri istemeleri gerektiğine inanıyor. Sadece bu yöntemle 1980 – 1981 yılları arasında Nissan Motor’un robot arızalarını yarıya indirildiğini deneyimlediklerini aktarıyor.
Bu yüzden çalışanlarına kalite bilincini işleyebilen bir şirketin, kaliteli üretim yolunu da zaten yarılamış olacağı söylenebilir. Bu şekilde insanlara Kaizen bilinci de kazandırılabilir.
Aisin – Warner yöneticisi Haruki Sugihara, bunu “Öneri planına olumlu katılım, her çalışanın problemlerin bilincine varmasını sağlar ve işlerini daha iyi yapmalarına yardımcı olur.” şeklinde ifade ediyor
Problem Çözmede Kaizen Yaklaşımı
Kaizen’in 7 prensibi şunlardır;
1. Problemi kabul etmek,
2. Çok para gerektirmeyen projeleri seçmek,
3. Önce “bizim” problemlerimize bakın, “onlarınkine” değil yaklaşımını benimsemek,
4. Tek ölçütü ekonomik çıkar olarak belirlememek,
5. Önceliği saptamak. Projeyi kalite, maliyet, dağıtım vs. ilkelerine dayalı olarak yürütmek,
6. Planla, uygula, kontrol et, önlem al (PUKÖ) çevrimini izlemek,
7. Doğru çözüm araçlarını kullanmak.

Kaizen mevcut bir problemin fark edilmesiyle başlar. Genelde problemin neden olduğu rahatsızlıktan onu yaratanlar değil, başkaları etkilenir ve asıl problem budur. Böyle durumlarda problem çözülmeden bir sonraki sürece geçilmemelidir. Kimse problem yaratan kişi olarak suçlanmak istemez ancak olumlu yaklaşımlarla problemleri organizasyon içinde iyileştirmelere dönüştürebiliriz.
Japon TKK uygulayıcıları “Problemler gizli hazinelerin anahtarıdır.” der. Önemli olan kişinin problem ile karşılaştığında bunu kabul etme cesareti gösterebilmesidir. Çünkü insanlar yaratılışları gereği böyle durumlarda problemin bir parçası olduğunu düşünebilir.
Warusa – Kagen, Japon TKK faaliyetlerinde kullanılan, problem olmayan ancak bir şeylerin ters gittiğini ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Müdahale edilmez ise büyük problemlere yol açması an meselesi olduğundan, başlangıç safhasında teşhiş edilmeli ve “iyileştirme fırsatı” olarak görülmelidir.
Kaizen, insancıl bir yaklaşımdır ve herkesin katılımını bekler. Her çalışanın, hayatının üçte birini geçirdiği çalışma ortamını -ekosistemine de çok hakim olduğu bir yeri- iyileştirebileceği kanısındadır.
Kaizen kültürünü yalnızca iş hayatında değil, genel olarak yaşamımıza da yansıttığımızda gelişimin kaçınılmaz olacağını bilmemiz gerekir.
“Bazı toplumlara, nasıl koruyacaklarını bildikleri nüfus dengeleri, sosyal kuralları ve metafizik inançlarıyla bağlı kaldıkları – değişmez – hayat standartları ve zamanın başlangıcından bu yana tanrıları ve ataları tarafından yaratıldıkları biçimde kalma arzularından dolayı “ilkel” deriz.”
Masaaki Imai’nin de dediği gibi; “Umudum, Kaizen stratejisinin sadece iş hayatında değil, dünyadaki tüm kurum ve toplumlarda yaşama geçirilerek “ilkel” konumumuzu aşacağımız yönündedir.”
Aynılığı benimsemiş ya da değişime yanaşmayan şirketler ya da insanlar için büyük sıçramaların korkutucu etkilerinden ziyade Kaizen, başarıya giden sürecin küçük adımlarla ve daha kararlı olmasını sağlar. İnsan, “ilkel” olmamayı Kaizen ile başarabilir.

Çalışan insanlar için hafta sonunun bitiyor olması kişinin huzursuz ve gergin hissetmesine neden olur. “Pazartesi Sendromu” dillere pelesenk olmuş bir çağ hastalığıdır. Bir çok insan Pazar gününden itibaren bu psikolojik baskıyı üzerinde hisseder. Aslında Pazartesi gününün diğer günlerden pek de farkı yoktur. Hatta bir çok açıdan Pazartesi, haftanın diğer günlerini de planlayıp rahat bir hafta geçirebileceğiniz anahtar bir gündür. Ancak biz yine de sosyal medyada “Pazartesi Sendromu” ile ilgili uykulu veya stres dolu yayınlar paylaşırız. Peki “Sendromsuz Pazartesi” için neler yapabiliriz?

Hiç düşündünüz mü, Pazartesi günleri yaşadığınız ya da yaşayacağınız ilk Pazartesi olmayacak ve siz çalışma hayatınızın her Pazartesi gününe düşük bir motivasyon ve keyifsiz başlayacaksınız. Öncelikle bu duruma karşı bakış açımızı değiştirerek, kendimiz için çok büyük bir adım atabiliriz. İlk olarak şikayet etmeyi bırakmak en önemli motivasyon kaynağıdır. Çünkü siz şikayet etseniz de, etmeseniz de Pazartesi günü yaşanacak ve diğer günler gibi bitecektir.

Hafta sonu geç kalkabildiğimiz rahat bir zaman dilimi olduğu için Pazartesi gününü hafta sonuyla kıyaslamak gibi bir yanılgıya düşeriz. Odaklandığımız tek şey, işe gideceğimiz ve erken kalkıp trafikle boğuşacağımız ve çalışmaya başlayacağımızdır. Pazartesi gününü zor bir gün gibi değil, bir avantaj olarak düşünün. Çünkü başlangıçlar hep güzeldir. Kendi hayatımız için yeni ve heyecan verici kararları da Pazartesi günleri almaz mıyız? Pazartesi diyete başlarız, Pazartesi günü para biriktirmeye başlarız, Pazartesi günü spora başlayacağım diye kendimizi telkin ederiz.

Öncelikle “Pazartesi Sendromunu” atlatmak için Pazar gününden başlayarak keyif alınabilecek aktiviteler seçilebiliriz. Bunlar aileniz ya da sevdiklerinizle vakit geçirmek, müzik eşliğinde sakin bir yürüyüş yapmak, kitap okumak, bir film izlemek ya da sevdiğiniz bir yemeği yapmak olabilir. Araştırmalar sevilen yemeğin kokusunun mutluluk hormonlarını olumlu etkilediğini kanıtlamıştır. Ayrıca Pazar günleri çok geç uyanmamak ve geç saatte uyumamak da ertesi günümüzü etkileyecek önemli faktörlerden biridir. İyi dinlenmiş olarak uyanmak sizi haftanın ilk gününde daha iyi hissettirecektir.

Peki, Pazartesi günü geldiğinde ne yapmalı? Sabah yapılacak iyi bir kahvaltı ile fiziksel ve mental olarak iyi hissederek güne başlayabilirsiniz. Sevdiğiniz kıyafetlerle işe giderek kendinizi iyi hissedebilirsiniz. Yolda hafif tempolu müzikler dinleyerek kendinizi motive etmeye başlayabilirsiniz. Müziğin insan psikolojisindeki etkisi de bilinen bir gerçektir.

Çalışmaya başladığınız ilk saatleri bütün haftanızı planlayarak işlerinizi yoluna koymak için oluşturduğunuz bir rota olarak düşünebilirsiniz. Bu bütün hafta yapılacak işlerinizin taslağını görmenize yardımcı olacaktır. Adapte olmakta zorlanıyorsanız planlamanızı yaparken keyif aldığınız işlerden başlayabilrsiniz, ancak bizim önerimiz zor ve konsantrasyon isteyen işlerinizi günün erken saatlerinde tamamlamanız ve günün devamını daha konforlu geçireceğiniz yönünde. Sabah saatlerinde insanların zihinlerinin daha açık ve dikkat gerektiren konularda aktif olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Bazı çalışma tekniklerini uygulayarak, küçük molalarla zihninizi yormadan ve motivasyonunuzu düşürmeden verimli bir gün geçirebileceğinizden daha önceki blog yazılarımızda bahsetmiştik. Bu yöntemlere buradan ulaşabilirsiniz. Etkili çalışma yöntemleri de Pazartesi gününüzün su gibi akıp geçmesine ve gün bittiğinde bir çok işinizi halletmenize yardımcı olacaktır.

Son olarak, Pazartesi için strese girmeden önce bir işiniz olduğu için şanslı olduğunuzu asla unutmayın!

Bazılarımız işleri hakkında şikayette bulunacak ya da beğenmeyecek kadar şanslı olsa da, herkesin şikayet etme lüksüne sahip olmadığını hatırlamalıyız, çünkü işler ne kadar zor olursa olsun her sabah uyanmak için bir nedeniniz olduğunu ve işi olmayan bir çok insanın sizin yerinizde olmak istediğini asla unutmayın. Pazartesi sabahları yataktan kalkmaktan hoşlanmasanız bile bir işiniz, bir amacınız olduğu için şanslı hissetmelisiniz. Çünkü bir insanın başına gelebilecek en kötü şey hiç bir amacı olmamasıdır.

Olumlu düşünürseniz göreceksiniz; Pazartesi bir “sendrom” değil, güzel bir başlangıçtır.

Profis’te Pazartesi sendromuna yardımcı olmak için yeni haftaya vitamin takviyesiyle başlayacağınız taze meyve ikramlarımızla sizleri bekliyoruz. Ayrıca, molalarda kek ve kahve ile motivasyonunuzu artırmak ve kendinizi biraz şımartmanız için burada olacağız.

“Sadece fazla ileri gitme riskini göze alanlar ne kadar ileri gidebileceğini öğrenir.”

-Thomas Stearns Eliot

Günlük ya da iş hayatımızda gelecek ile ilgili planlar yapar, bir yandan da bizi nelerin beklediğini bilemeyiz. Risk, genel bir tanım olarak amaç ve hedeflerimizin gerçekleşmesini engelleyebilecek bir olay veya durumdur. Bir açıdan da risk, belirsizliği ifade eder. Aslında her aksiyon, her karar içinde risk barındırır.

Risk Yönetimi Nedir?

Riskleri tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir, ancak alınacak önlemlerle riske ilişkin durumun meydana gelme olasılığı veya etkisi azaltılabilir. Bu açıdan bakıldığında risk yönetimi oldukça başarılı olmak bakımından büyük önem taşır. Risk yönetimi, şirket faaliyetlerini gerçekleştirirken oluşabilecek potansiyel riskleri analiz ederek, bu riskleri ve doğacak kayıpları en aza indirgemeyi amaçlayan uygulamalar bütünüdür.
Öte yandan risk yönetimi planlanırken, risk almanın başarı ve büyümeye olan katma değeri de göz önünde bulundurularak -doğru strateji ile ilerlenirse- şirketler bu durumu kendileri için pozitif bir veriye dönüştürebilirler.
Risk ve kriz genel olarak birbiriyle karıştırılan kavramlardır. Ancak farklı olmalarına rağmen risk ve kriz birbiri ile ilişkilidir. Risk yönetimi güçlü olursa, kriz yaşanması engellenebilir veya kriz daha az hasarla atlatılabilir. Risk yönetimi sürecinde öngörülen risklerden biri gerçekleştiğinde bu durum kriz yönetiminin daha etkili uygulanmasını sağlar. Örneğin, bir şirketin fabrikasında yangın çıkması sonucu üretimin tamamen durması halinde önceden planlanmış önlemler kriz yönetimini kolaylaştırır.

Risk Yönetim Süreci

Risk yönetim süreci birbirine bağımlı beş işlem basamağından oluşur. Bu basamaklar:
• Riskin tanımlanması,
• Riskin değerlendirilmesi ve hesaplanması,
• Alternatif risk düzeltme araçları arasından bir seçim yapılması,
• Seçilen alternatiflerin uygulanması,
• Değerlendirme ve kontrol süreçlerini kapsamaktadır.
(Daft, 1991: 185).

Risk yönetimi son 10 yıldır yoğunlukla uygulanan, şirketlerin dinamiklerini korumak için en etkili yöntemlerden biri olsa da dünya çapında bir risk yönetim sistemine sahip olan bir şirket bile planlamadığı, alışılmamış risklerle karşı karşıya kalabilir. Olma olasılığı düşük, fakat etkisi yüksek bu gibi mega felaketlerde şirketlerin doğru kurgulanmış risk yönetimlerine ihtiyaçları vardır.
2020’nin başlarında bütün dünyayı etkisi altına alan ve hala devam eden Covid-19 salgını birçok şirket için iş sürekliliğine en büyük tehdit haline gelmiştir.
Covid-19 bizim için yeni olsa da, dünya çapında yaşanmış salgınların ilki değildir. Aslında, modern dünyayı etkileyen ölümcül virüslerin listesi oldukça uzun; İspanyol Gribi, Ebola Salgını, Domuz Gribi bunlardan bazılarıdır. Buna rağmen Covid-19 salgınından önce böyle bir salgına yani riske yanıt verecek önlemleri alan dünya çapındaki şirketlerin sayısı şaşırtıcı derecede düşüktür.
Notre Dame Üniversitesi’nden Tim Loughan ve Bill McDonald, 2018’de ABD şirketlerinin sadece yüzde 21’den azının bulaşıcı hastalık salgını riskini, kendilerini etkileyebilecek önemli bir faktör olarak gördüğünü ve bununla ilgili risk yönetimi planlarının olduğunu bildirdi.

Boston Üniversitesi’nden Tarek Alexander Hassan ve meslektaşları tarafından yayınlanan bir makalede, daha önce salgın riskinin yönetim planlamasını yapmış olan firmaların Covid-19 krizine hızlı yanıt verdiğini yayınladı.
Örneğin bu süreçte spor giyim markası olan Nike; Çin, Avrupa ve Amerika’daki sayısız çalışanı ile mağazalarını pandemi sürecinde kapatmasına rağmen, salgın riskini Covid-19’un yayılmasından çok daha önce faaliyetlerini etkileyebilecek önemli bir faktör olarak kabul etmişti. Daha sonra pandemi döneminde hızla bir dijital pazarlama kampanyası başlatarak daha düşük bir kar marjıyla da olsa % 5 gelir büyümesi elde etti.
Diğer bir yandan yine bir spor giyim markası olan Under Armour markası, pandemi döneminde hiçbir risk yönetimi planlaması yapmadığı için %23’lük bir düşüş kaydetti.
Risk yönetiminin şirket performansına olan etkisi görüldüğü üzere çok önemlidir. Potansiyel riskleri belirleyebilmek, krize hazırlıklı olmak şirketlerin performanslarını doğrudan etkiler. Kriz yönetimi, hem kuruluşlar hem de çalışanlar için artık daha önemli hale gelmesi gereken bir yönetim tekniğidir. Çünkü risk ile ne zaman karşı karşıya kalacağını öngöremeyiz, ancak önlemlerini alabiliriz.
Yaşadığımız bu dönemle birlikte, pandemi sürecinde tecrübe ettiğimiz konuları da göz önünde bulundurarak, -küçük ya da büyük ölçekli farketmez- işletmemizin risk yönetimi uygulamasını iyi yapmalıyız.
Örneğin, pandemi döneminde hayatımıza giren “yeni normal” kavramı ile birlikte dünya çapında şirketler uzaktan çalışma modelini benimsemeye başladı. Öncelikle insan sağlığı ve uzaktan çalışma modelleri, sonrasında küresel piyasadaki dalgalanmalar nedeniyle şirketler maliyetlerini düşürmeye yönelerek kullanılan ofis alanlarını da küçültme kararı aldı.
Siz de “yeni normal” dönemde, sağlığınızı ve şirketinizin maliyetlerini azaltmak için bir güncelleme yaparak risk yönetimi planlarınızı oluşturmaya başlayabilirsiniz. Profis’in size sunduğu sanal ve hazır ofis modellerini tercih edip geleneksel ofis modellerini artık bir kenara bırakarak sizin için küçük, ancak şirketiniz için büyük adımı atabilir ve risk yönetim planlamalarınızı oluşturmaya başlayabilirsiniz.

1927’de kökleri Osmanlı’ya dayanan bir ailenin kızı olarak İstanbul’da dünyaya gelmiş, Arnavutköy Kız Koleji ve BBC Televizyon Kursu mezunudur. Kendisinin “itibar mimarlığı” olarak adlandırdığı Halkla İlişkiler kavramının temellerini Türkiye’de atmış kişidir.

1995 yılında Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin (IPRA) ilk Türk başkanlığına kadar yükselmiş ve bu göreviyle de IPRA’nın ilk Türk kadın başkanı olmuştur. Daha sonra Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği tarafından dünyada sayılı kişiye verilen “Member Emeritus” unvanıyla halkla ilişkilerde bir üstad sayılmaktadır. Uluslararası camiada da kendisinden “Mother” olarak bahsedilen Betul Mardin, uzun yıllar İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmış ve artık üniversiteye devam edemeyeceğini bildirince, İstanbul Bilgi Üniversitesi yetkilileri, “biz öğrencilerimizi size gönderiririz” diyerek Betul Mardin’in evinde sertifikalı programlarına devam etmesini sağlamıştır. Betul Mardin’in sertifika programlarına hala Türkiye’nin bir çok yerinden insanlar gelmektedir.

Reklam dünyasının yaşayan efsanesi Betul Mardin, 40 yaşından beri değiştirmediği maskülen tarzı, ikonikleşmiş asası ve hafif gevşek topuzu ile hala Alain de Botton’un yarattığı “How to Age (The School of Life) İstanbul şubesinde kaliteli yaşamak ve yaşlanmak ile ilgili “İyi Yaşlanmak” adında seminerler veriyor. Hayatından kesitlerle, engellerin istenirse nasıl avantaja çevrileceğini eğlenceli bir dille anlatan Betul Mardin’in gençlere, girişimcilere, araştırmayı sevenlere kısacası herkese ilham verecek TEDxAnkaraCitadel’e yaptığı konuşmayı aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.